Notlar
-Suluova Notları -IV-
‘Pedro’dan, canından aziz bildiği kardeşi Sancho’ya’
“İçinden ırmak akan şehirler” gibi sözlerin, hep çağrıştırarak uyandırdığı nostaljik bir etkiyi barındırdığını düşünmüşümdür. Şehrin insanlarının hafızalarına bir şekilde kazınan coğrafyanın en etkin örneklerindendir bu akan sular. Irmak boyunca yapılan gezintiler, yöre insanının belleğine çıkmamacasına yerleşir. Şüphesiz, geçmişe duyulan bu özlemde, hayatın akışıyla suyun akışı arasında bir bağ kurmanın rolü düşünülebilir. Akıp giden su gibi, hayatımız da akıp gitmekte ve biz onu sadece anılarımızda durdurabilmekteyiz.
Maalesef, bir de içinde duvar olan şehirler vardır. Avrupa’da Berlin şehri bunun istisnası değildir. Burada bizi Sam Amca’dan ayıran Nogales’in duvarları, farkında olmasak da, ruhumuzda derin izler bırakmıştır. Utanç Duvarı diye anılan ve 1961’de inşa edilen Berlin duvarını, ancak otuz yıl sonra bir bayram sevinci içinde yıktılar. Üstelik, işi öylesine abarttılar ki, yıktıkları bu duvar hakkında sinema filmleri çektiler, duvarın parçalarını parayla sattılar. Halbuki, Nogales’i bölen duvarın yıkılabileceğine hiç ihtimal vermeyecek kadar pesimistim.
Duvarların simgesel anlamı var. Sizi içinde yer aldığınız dünyaya hapsediyor. Bu hapishane metaforuyla, duvarların artık taştan tuğladan bir karşılığı olması da gerekmiyor. Düşüncelerinize çekilen duvarlar oluyor. Size, öteye geçemiyeceğinizi gösteriyor. Özgürlüğünüze set çeken duvarlar gibi, düşüncelerinize de set çeken yasaklar var. Duvarların ötesini hayal bile etmeyin. Çünkü, sonuçta duvarın ötesine geçemeyeceğinize göre, bu düşünceleriniz de, gerçekleşmeyecek hayaller olarak kalacak ve sizin yıpranmanıza sebep olacaktır. Özgürlük ve esaret sözcüklerinde bu kışkırtıcı tarafı açıkça görebiliyorsunuz.
İnsanları yıldıran koşulların, ne kadar güçlü bir yapınız olsa da, özellikle merkezden ve biraz da medeniyetten uzak köşelerde sizi etkilememesi kolay değil. Sizdeki değişim öylesine zalimcedir ki, sıcaklığı azar azar artan suda haşlanarak ölmekte olduğunu anlamayan kurbağa gibi, siz de farkına varmadan değişirsiniz. Sınırın bu yakasındaki sizi, siz yapan bütün düşünceleriniz, duygularınız, idealleriniz ve hayalleriniz birer birer kaybolmuştur. Geriye kalan, sadece tanımlanması zor bir boşluk duygusudur. Doğal olarak sonunda, boyun eğersiniz. Sizin dışınızdaki, size ait olmayan ve hep yabancı gördüğünüz bir dünyanın kanunlarını tanır ve kabul edersiniz.
Yirmi yıl kadar önce, Nogales’e geldiğimde tanışmış olduğum genç bir edebiyat öğretmeni vardı. İçtenliği, içindeki çocuksu tarafı açıkça ortaya koymakta, bu genç adam gelecekle ilgili bir başarı vaad etmekteydi. Onu, kaleme almış olduğu enfes hikayesini okurken izlemiş, sanat adına taşranın hiç de azımsanmayacak bir potansiyele sahip olabileceğini düşünmüştüm. Güzele ulaşmak ve onu ifade etmek için gereken her niteliğe sahip olduğunu kabul etmekle birlikte, kıskançlığı çağrıştıran karmaşık bir duyguyu belli belirsiz yaşadığımı da itiraf ederim. Sonra, genç sanatçı adayını, hayatın sıkıntı veren zorlukları, biraz da geçim endişesi mesleğinde tercihte bulunmaya zorladı. Öğretmenlik mesleğinin idealizmine kutsiyet atfeden ne kadar argüman varsa, hepsi önem ve değerini birer birer yitirdi. Dört duvar arasındaki öğrencilerine, hayal dünyasının engin ufuklarını ve bunları düşünceye dönüştürerek gerçekleştirebilme yollarını göstermeye devam edebilirdi. Halbuki, kendilerini kaçınılmazcasına acımasız bir hayatın beklediği gençlerden oluşan sınıfta, yaşamın sadece kötülüklerden ve umutsuzluklardan ibaret olmadığını anlatabilme imkanından vazgeçti. Belki de istemeden ve biraz da farkında olmadan, sanatın orijinaliteyi gerektiren ve içindeki çocuğun çığlıklarına izin veren özgürlüğü bastırdı. Hayata biraz daha mekanik bir düzlemde ve nihayette, insanları sayılardan ibaret gören bir zihniyete kendisini teslim etti.
Azizim Sancho, bugün, genç dostumun yaşadığı bu tecrübeyi, açıkça bir esef ve üzüntü ile, duvarın bu tarafındaki insanların değişmez kaderi olsa gerek, diye düşünüyorum. Oysa atalarımızın dediği gibi, “Kader sana hayat diye ekşi bir limon uzattıysa, sen üstüne tekila ve tuz iste.”
......
Suluova Notları -III-
Pek kıymetli biraderim. Uzun bir aradan sonra, tekrar klavyenin başına geçtiğimde, nostaljik etkisini göz önünde bulundurmadan yapılacak geçmişle muhasebenin hesap veren yanını dikkate almamak olmaz, diye düşünüyorum. Artık yapacak hiçbir işi kalmamış bizim gibi yaşlıların sığınacağı geçmişin hatıraları arasında, anıların verdiği hazdan bir muhasebeye geçmek, ister istemez gençlik tercihlerinden birini hatırlatıyor. Kırk yıldan fazla bir zaman önce, ‘safını seçmek’ ile bir ‘duruş belirlemek’ arasında seçim yapmanın zorluğu, tecrübe birikimi olmayan bir genç için, oldukça fazlaydı. Safını seçmenin, aidiyet hissi ile birlikte hiç olmazsa, güven veren bir tarafı vardı. Kendisini iyi kötü bir arkadaş çevresi içinde bulmak gibi yalnızlık hissettirmeyen yönüyle hayatı kolaylaştıran bir özelliğe sahipti. Halbuki, duruş belirlemek, hiç de kolay değildi. Uyumsuzluğa işaret etmekte, yalnızlığa ardına kadar kapı açmaktaydı. Örnek vermek gerekirse, duruşlarını ortaya koymuş olan Kemal Tahir (1910-1973) veya Nurettin Topçu (1909-1975)’nun hayatları, sanırım kolay geçmedi. Sonunda, Kemal Tahir ne solculara ne de muhafazakar kesime yaranabildi. Muhtemelen, söyleminin İslami niteliği dolayısıyla, Nurettin Topçu’yu o dönemde solcular daha baştan kabul edemezlerdi. Mehmet Akif’i görmeyen Müslümanların ise Topçu’ya uzak durmasının da köklü nedenleri vardı. Kısacası, ‘dik duruş’ rağbet görmüyor.
O gençlik yıllarında, Divanyolu’ndaki dört metre karelik küçük mekanda, duvar kenarlarına sıralanmış hasır iskemlelerde otururken, oraya uğramış olması vesilesiyle karşılaşmış olduğum Topçu’nun mirasını devr alan bir arkadaş grubu ile birlikte bulunmuş olmanın zenginliğini yaşadığımı kabul ediyorum. ‘Fikir ve Sanatta Hareket’ bir ekoldü. Oradaki havayı teneffüs eden birçok kişi, ülkenin entelektüel hayatına katkıda bulundu. Sonra, ne olduysa, hocanın vefatının ardından isim değişikliğine gidildi. Önceleri mahiyeti, yapılmakta olanı, hedefi belirten ad sonra işin yapıldığı mekana verilen isme dönüştü. Tıpkı Platon’un ‘Akademi’si, Aristo’nun ‘Lise’si ya da Nail Orhun’un Unesco ödüllü ‘Hemşin Pastanesi’ gibi. Çok daha sonraları, zihnimde rahatsız edici bir benzetme yaşadım. Ekolün önde gelen isimlerinden biri, şüphesiz Türk Edebiyatında Hikaye’nin de önde gelen isimlerinden biri oldu. Bu ağabeyin yazmış olduğu hikayelerden biri, sarhoş bir felsefe öğretmeniyle ilgiliydi. Bu metafor, muhakkak ki, ihvan-ı müsliminin her zaman hoşuna giden bir benzetme oldu.
O günlerin benim için unutulmaz olaylarından biri de, Ülken (1901-1974)’in vefatı nedeniyle Güngör’ün kaleme almış olduğu taziyeye Meriç (1916-1987)’in müdahalesi idi. “Yaşayanlara saygı, ölülere hakikat borçluyuz” düsturuyla Meriç, ölünün ardından “kütüphane faresi” benzetmesini yapıyordu. Ülken için, “Konuşması gereken zamanlarda sustu”, diyordu. Meriç’in kalemi, Cyrano’nun kılıcından farksızdı. Muhatabı, saygın görünüşüyle Topçu’yu hatırlatan Güngör değil, kendisini savunma imkanı olmayan Mehmet Akif’i bile yargılayan Kısakürek olmalıydı. Şüphesiz, bu, sadece Meriç ve Kısakürek’in duyguları da harekete geçiren bir dile hakimiyetleri doğrultusunda muhal temenniden öteye geçemez. Çünkü, hayat alanlarının farklı olduğu, hiç kesişmediği göz önünde tutulabilir. Babıalinin arka sokaklarından birindeki gazetenin solgun ışıklı yazıhanesinde karşılaşmış olduğum Kısakürek (1904-1983), bugün zihnimin loş köşelerinden birinde, kırışıklıklarla dolu çehresi, ak saçları, ve belli belirsiz tikiyle canlanıyor. Ülkenin siyaset hayatının en hareketli dönemlerinden birinde, ilahi mi olduğu pek de belli olmayan bir kararla “safları sıkılaştırma” konusunda üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirdi (1977). Muhakkak ki, bazı sorular cevabını hiç bulamayabiliyor.
1976’da, anfide Topçu’yu hatırlatan saygın haliyle Güngör’ü (1938-1983) zihnimde canlandırırken, garip şekilde, sosyal psikoloji dersine ait tuttuğum notlar aklıma geliyor. Vicdan konusuna vermiş olduğu önemi kavramakta zorlanıyorum. Daha çok felsefenin ve felsefi antropolojinin sınırları içinde kalması gerektiğini düşünürken, toplum içindeki bireyin davranışlarını anlama ve açıklamada inanç, peşin hüküm gibi kavramların yanına vicdanı da katmanın ne kadar yerinde olabileceğini kendi kendimle tartışıyorum.
Şüphesiz, kırk yıl zarfında kırılmalara sebep olacak olaylar yaşandı. Zuckerberg ve diğerleri, son yirmi yılda kendisini ifade edebilmesi için insanoğluna harika araçlar hediye ettiler. Bunların sayesinde, belki de, kafalarımızın içindeki kendimizle ilgili algıların ne kadar boş, aldatıcı ve değersiz olduğunu görme fırsatı yakaladık. Ve, bu arada yaşanmakta olan tehlikeleri de görüyoruz. Sıcaklığının giderek arttığı suda yavaş yavaş ölmekte olan kurbağa gibi, ölmekte olduğumuzun farkında olmadığımızı fark ediyoruz.
Bütün bu muhasebeden sonra, üç günlük ömrümüzü çerçeveletip duvara astığımızda, acaba tablo daha farklı olabilir miydi, diye sormanın, aslında, pek de anlamı kalmıyor. Artık iyi biliyoruz ki, uzun zamandır sözün ne olduğuna değil nasıl söylendiğine bakıyoruz.
Cancağızım. Gün yeni bir gün, fakat söz yeni değil.”
.....
Suluova Notları -II-
“Kıymetli biraderim,
Son haberleşmemizden bu yana geçen iki aydan fazla bir süre içinde hayata dahil olan pandemi sayesinde, aslında ölümün ne kadar yakınımızda olduğunu ve onun karşısında insanoğlunun ne kadar aciz kaldığını bizzat gördük, yaşadık. Bu vesile ile yaşı hayli ilerlemiş insanlar olarak ömürlerimizin son dönemini idrak ettiğimiz şu sıralarda, günlük yaşamın koşuşturmacalarından uzak, münzeviyane bir hayatın sadeliği içinde geçmişle ilgili muhasebe yapma fırsatları ortaya çıktı. Şüphesiz, mazide hayal kırıklıklarıyla kendi kendimize kahrolduğumuz hayli zamanlar yaşadık. Kendi adıma, itiraf ederim ki, bunlardan biri, insanların ileri yaşlarda dahi hayat tecrübeleriyle olgunlaşmayı reddeden bir bağnazlığın kalıplarından bir türlü çıkamayışlarını görmek oldu.
Sosyal medya, herkesin, soluduğu havada ölümle böylesine iç içe olduğu şu günlerde düşünce ve duygularımıza, daha ötesi, kişiliklerimize ayna tutuyor. Dört bin yıl önce yazılmış metinlerde günümüz insanını anlatan tecrübelerle karşılaştığımızda, insanoğlunun bazı konularda adeta hiç değişmemiş olduğunu görmek şaşırtıcı geliyor. Bazen de, sosyal medyaya yansıyan çoğunluğun evrensel değerlere uzak olan cehaleti ile beklentiler, büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor. Hayata hiç yer vermeyen bir takım ideolojik inanış ve düşüncelerin saplantısıyla, birlikte yaşadığı insanlara yaşama hakkı bile tanımayan, anlayıştan ve hoşgörüden tamamen uzak, değişme ve gelişmelere kapalı hastalıklı bir zihniyetin sahipliğini ölünceye kadar sürdüren ve evlatlarına bunu miras bırakan 21. Yüzyılın insanları…
Hayatın gerçeği dijital dünyanın marifetiyle önümüze servis edilirken, insan hakkında oluşan bu umutsuzluğun, her şeyin boş ve anlamsız olduğu düşüncesine hizmet ettiğini söylemek zor değil. Narmanlı Ali Karaavcı’nın hayatı bir tiyatroya benzeten tablosunu hatırlıyorum. Bu tabloda yer alan sahnedeki oyuncular da onları izleyen seyirciler de senaryonun bir parçası. Narmanlı filozof, resim hakkında açıklama yaparken bazı detaylara dikkat çekiyor. Oyunculardan ve seyircilerden bir kısmı, yaşananların bir oyun olduğunun farkında. Daha sonraları, ona gelecek hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, niteliksiz insanların nicelik bakımından artacağını, niteliklilerin ise, daha nitelikli olacaklarını öngördüğünü söylemişti. Bunlar, internetin hayatımıza girmeden çok önceki bir zamana aitti. Karaavcı 21. Yüzyılda yaşamış olsaydı, vaktiyle arada bir muhatap olduğu cehaletin yaygınlaşıp bir değer olarak hayat bulmuş olduğunu bizzat tecrübe ederek görecek ve tahminlerinde ne kadar isabetli olduğuna şahit olacaktı.
Yine de, istediğiniz kadar bu dünyada “ihtiyarlara yer yok”, deyin.
Sağlıcakla kalmanı dilerim.”
.....
Suluova Notları -I-
“Pek kıymetli biraderim,
Buranın nasıl bir yer olduğunu soruyorsun. Mukayeselerle anlatmaya çalışayım. Şüphesiz taşranın sıradan görülebilecek bu yerleşim yerini, Sandıklı, Safranbolu veya Merzifon gibi şehirlerle karşılaştırmak yerinde olmaz. Tıpkı, daha büyük ölçekte eski Erzurum ile eski Amasya’yı, tamamen modern binalara sahip ve her yerde görülebilen bir ‘yenişehir’ ile karşılaştıramayacağımız gibi, Suluova da belki en çok ‘Karabük’ü akla getirir. Başlangıçta, 150 yıllık Osmanlı hayali olan bir Samsun-Sivas demiryolu projesinin Cumhuriyetle birlikte cisim bulması, buraya menzil üzerinde bir nokta hususiyeti kazandırır. Fakat sadece o kadar. . . Şehir değil, bir yerleşim yeri olabilmesi için biraz daha zamanın geçmesi gerekecektir.
İzninle, burada bir düşüncemi paylaşmak isterim. Bilirsin ki, insanların birlikte yaşadığı bir yerin ‘şehir’ olabilmesi, doğal olarak bazı özelliklere de sahip olmasını gerektirir. Şehirlerin, basitçe, tıpkı insanların olduğu gibi, kimlikleri vardır. İnsanların kimlikleri nasıl zamanla oluşursa, bir yerleşim yeri de şehir hususiyetini ancak zamanla kazanabilir. ‘Şehrin ruhu’ sözüyle kastedilen belki de budur. Zamanın akışı içinde, bazen büyük felaketler yüzünden bu ruhun hayatına kast edildiği de görülür. Mesela, bir tarihte Van ve Erzincan şehirlerinin tamamen, Maraş’ın büyük ölçüde ortadan kalkması gibi. . . Bu durum, daha küçük ölçekte birçok şehir için de söz konusudur. Battalgazi, Gördes, Besni, Palu ve dahi Harput gibi zaman ile ünsiyet peyda etmiş çok sayıda şehir, muhtelif nedenlerle terk edilişe maruz kalmıştır. Köyler ise, barajlar ülkesine dönen yurdumuzda, sadece bu vesile ile sayısız denebilecek miktarda yok oluşun kaderini yaşamıştır. Tabii olarak, buna en başta terör gibi başka nedenleri de eklemek mümkündür.
Doğup büyüdükleri toprakları bir sebeple terk eden insanların psikolojisi, bana oldukça düşündürücü geliyor. Bu insanlar, hayal hanelerinde geçmişlerini yaşasalar da, aynı zamanda yeni bir hayatın kurucusu olacaklardır. Demir Çelik fabrikası, Karabüklü için işte böyle yeni bir hayatın dinamiği olmalı. Tıpkı, Şeker fabrikasının Suluovalı için bir cazibe kaynağı teşkil etmesi gibi.
Portre fotoğrafları çekiyor olsaydım, hiç şüphesiz, Sandıklı, Safranbolu veya Merzifon insanının taşımakta olduğu kültürel mirasın ağırlığı altındaki ezilen ruh halini yakalamaya çalışırdım. Halbuki burası, bana, artık günümüzde herhangi bir yer gibi, sürekli hayat mücadelesini ön plana çıkaran, sadece ve sadece içinde bulunduğu anı yaşamaktan başka düşüncesi olmayan insanların yaşadığı bir yer gibi görünüyor.
Sağlıcakla kalmanı dilerim.”